yerinde bir tespit

Cumartesi, Haziran 17, 2006

80'lere dair I : Müzikal Serüvenim

Şimdi sorun bana ,bülbül gibi şakıyayım.
Rick Astley kimdir ? Stock-Aitken-Waterman kepazeliği nedir? Robin Beck’e ne oldu? Glamciler necidir? Ozzy hakkaten civciv ezer miydi? Bonzo niye öldü?
Rock'dan Pop'a ve oradan Hard Rock'a , Metal'in en ücra köşelerine hepsini sayıp dökeyim. Şarkılarsa beynimizde yıl yıl tasnifli. Hatta enteresan bağlar bile kurulmuş. Misal ,efendim o sene Mötley bilmem ne yaparken , sarı gudik Jason Donovan falanca şarkısıyla gönüllerde taht kurmuştu” şeklinde. Bir nev'i tiki sosu az Ömer Karacan klonu...
Anlatacağım şeylerin bu kısmı sadece bana özgü değil zaten. 70 'lerin ilk yarısında doğmuş pek çok adamda vardır bu ayaklı müzik dolabı hali.
Sadece anket defteri doldurmakla , bizden öncekiler neler yazmış okumakla tüketmedik zamanımızı efendiler.
Şener Yıldız üstü Erhan Konuk'la edindik temel müzik bilgimizi. Kerranglar falan havada uçuşurdu.
Hatta çok zorlanırsam şimdi ortaya otantik Anthrax yazısı bile çiziktiririm.
Kısacası sonradan piyasaya çıkan Şafak Karamanlar falan Yoncimiklerde ,Ah Canım Ahmetlerde müzzzzikalite ararken biz delip geçmiştik.
Yani bilgi birikimi sağlam ammaa... Aması var işte.


Nazariye başka ameliye bambaşka...

Kestirmeden söyleyeyim. Bu kadar ıvır-zıvır teorik bilgiye rağmen virtüozite sıfırdı bende. Hala da sıfırdır. Hevesim de yoktur , olmamıştır. Aman muhakkak bir mandolin çalayım , piyano çalayım... İşim olmaz. Zaten sehpa bile benden daha yeteneklidir. Eminim.
Misal ,sevmem öyle gayriciddi ortamlar ama hani olur ya herkes kendinden geçmiş gitarlar ,şarkılar ,şen kahkahalar falan...Gafilin biri al abicim sen de bunu çal diye elime afedersiniz darbuka tutuştursa , öyle iki tıpırdatırım ki millette ne o coşkun ritm duygusu kalır ne o ambiyans.
O derece bir dalaksızlık yani.
Mesela o dönemler elektro-gitar falan almak büyük hadiseydi. Bütün sene yemeden içmeden para biriktirip Fenderlere , Gibsonlara hücum edilirdi. Hatta onlar kendini bilir, biriktirdikleri yığınla parayı götürüp bass gitara yatıranlar bile vardı. Hala anlamam neden bass gitar? Bir kere yanında elektro olmadan sen bir hiçsin. Sabahtan akşama rıprıp ritm mi basacaksın? Yürümedi zaten. O artist basçıların hepsi birkaç ay sonra onları götürüp elektrolar ile değiştirdiler. Hem de üste para vererek. Gaflet işte...
Bu tipler getirip gitarlarını adamın eline falan tutuştururdu. Abi nasıl diye. Ben direkt mmm rengi iyi yada “ahşap ne güzel,pırıl pırıl” türünden sakil yorumlar yapardım. Çalıp deneyemiyorsun,bari desene yahu en azından sapı iyi,ele oturuyor” falan.
Neyse... Zaten bu kardeşlerin çoğu Four Horsemenlerle , Sunshine of Your Lovelarla başladıkları kariyerlerini erkenden bitirip gitarları duvara astılar. Aralarından Akdeniz Akşamları'na kadar düşenler de oldu tabi.
Hem geniş hem de virtüozite konusunda haddini bilen biri olarak harçlığımı Goralı'da , Vitamin'de , Vidar'da değerlendirmiştim.Hiç girmedim o işlere.
İçim de öyle rahat ki yine olsa yine yaparım.

Ama olabilirdi de... Bir gitar cambazı ,bir piyano akrobatı olabilirdim.

Mesela eğer orta-2de yarı yıl karnemde Müzik'in karşısında ( 1 ) yazıyor olmasaydı.
Evet yazıyla "bir"... Korkunç cesaret kırıcı...
Hadise de şudur ; hoca bize takmıştır. Gerçekten takmıştır. Çünkü o karnelerde sınıfın üçte ikisinin notu ( 1 ) idi. Gerekçeler muhtelif tabi. Kimi solfejden ,kimi kaynaşmaktan, kimi de kitabı evde unuttuğundan.
İlk ( 1 )ime nota kitabında notaların altına do,mi,mi,so,so yazmış olmamdan dolayı layık görüldüm. Yahu ilk defa muhatap olmuşuz o saplı kiraz gibi şeylere. Ben nereden bileceğim hangisi re , hangisi si , hangisi so ?.. Altına yazmışım işte ezberleyeyim diye. Kopya sandı. Mozart teyze oğlum mu? Beethoven'ler akşamları konkene mi geliyor bize? Hiç aşinalığım yok.
İkinci ( 1 )ime solfej yeteneğimle kavuştum. Ben ne bileyim dört dörtlüğün , iki sekizliğin farklı hareketleri olduğunu. Bir eblehin istavroz çıkarması gibi uyuşana kadar salladım işte kolumu. Neyse. Aldım yine birimi oturdum. Teşekkür ederim.
Üçüncü ( 1 )im ,ki bence en haksız olanı , flüttendir. Şöyle... "Ertuğrul'a bakınız , top tüfek atınız" diye iğrenç bir şarkı vardı. "Ne hoş gülüyor ,bizi süzüyor" diye devam eder ve biterdi. Biz arkadaşlarla bu iğrenç şarkının mahallenin çakalı Ertuğrul'a , mahallenin kızları tarafından yazılıp ithaf edildiği gibi bir kurgu yapmıştık aramızda.
Efendim,bu Ertuğrul çakalı duvarda oturmuş sırıtarak çekirdek çitlerken bu kızları kesiyor ,o kızlar da amaaan öyle işte.
Biz buna kokoro kikiri gülerken bir gün hoca demez mi bunu çal.

Şimdi ,
1- Gülmeden çalacaksın,
2- Notaları kaçırmayacaksın , körük gibi üfleyip flütün sesini çatlatmayacaksın,
3- Kuru üfleyeceksin. Çünkü heyecanlanıp sıcak sıcak höhlersen flüte ,1-2 dakikaya kalmaz alttaki delikten ince ince su sızar,rezil olursun sınıfa.
4- Ayağınla da tap tap ritm tutacaksın.

Fear Factor’e hoş geldiniz.
Dün gibi hatırlıyorum. Ben yapılmaması gerekenlerin hemen hepsini yaptım. Hem güldüm ,hem nota kaçırdım,hem de flütten fört sesi çıkarttım. Ayağımı da yine solfejdeki gibi tapır tupur vurdum ama hocayı tatmin edememiş olacak ki yine ( 1 )... Ayakla tempo tutmanın usulü kaidesi varmış. Neye göre kime göre? Psikomotor yaş itibariyle zayıf zaten. Ayrıca tempo tuttuğun şarkıya bak... Manyak Ertuğrul ve mahallenin kızları... Tek başarım kuru üfleyip ,alttan sızdırmamaktı ama hocanın o pek umurunda olmadı demek ki.
Üç kere bir ,üç... Böl üçe yine bir. Karneye de böyle yazıldığına göre kanaat notundan da bir ekleyip dörde böldü demek ki.
Neyse ki hoca ,ikinci dönem veli toplantısında not defterinden Ali bir,Veli bir diye saymaya başlayınca , aileler toptan ve sert bir dille uyarmışlar da benim sene sonu 5 geldi kurtulduk ikmalden. O uğursuz,beyaz Masis flütüme de ne oldu onu hatırlamıyorum.

Performans kaygısı fena şey

Okulda bir performans göstermek ve notu kapmak mecburiyeti var. Stresi göz ardı etmemek gerek.
Canım babacığım da hem böyle ,hem de belki üflemelilerde yeteneksiz olabileceğim düşüncesiyle olacak battal boy ,ayaklı bir havalı org aldı eve. Şu kiliselerdekilerin elektriklisi.
Nereden bulduysa artık. Tuşlarına basınca evde bir katedral atmosferi.
Ben o orgda çala çala iki melodi çaldım. Love Story ve Godfather... Tümü de değil zaten. En bilinen kısımları...
Çok geçmedi koca kutusuna ve köpüklerinin arasına özenle yerleştirilip kaldırıldı. Şimdi kim bilir nerede.
Oysa herşey daha farklı olabilirdi. Farklı koşullar altında belki de ruhumun derinliklerine gizlenmiş bir Satriani ,bir Marsalis ,bir Çelik Erişçi günışığına kırpıştırdığı çipil gözleriyle çıkabilirdi.

Gençler keşke bilebilse , yaşlılar keşke yapabilse

Aman ne alakası var !
Hiç öyle içimde ukde falan da kalmadı.
Efendim, hocası da ailesine ,Edison için bu gottik demiş ,alın bunu okuldan demişmişde o da gitmiş ampulü bulmuş.
Aman hiç yapamayacağım o kadar hırs. Bu saatten sonra yapsam da geçmiş olsun zaten. Üflemeli olayına giremeyeceğim. Hüsnü rahat olsun.
Rick Astley çilli,boru sesli ,yeteneksizin biriydi. Ha Stock-Aitken-Waterman ha bizim Prestij Ailesi... Robin Beck balondu, uçtu ama Coca-Cola jingleından iyi para kaldırdı. Glam’ciler eğlenceli,rüküş heriflerdi,müzikten çok saçtan anlarlardı. Bonzo sakar davulcunun biriydi rahmetli ,uyurken tüpürüğünü yuttu da öldü. Ozzy civciv ezer miydi? Ondan hala emin değilim bak.
İşte okuduk büyüdük,meslek sahibi olduk. Yetenekli sebatkarlar çalsın, ben rahat rahat dinleyeyim. Ama iyiyi kötüden ayırırım , lüzumunda acı acı da konuşurum. Hiç kusura bakılmasın. At görmediysek bokuna da basmadık sanılmasın.

Cuma, Haziran 09, 2006

Moda ,estetik falan dendi miydi iki dakika duracaksın

Duracaksın ve iyi düşüneceksin.
Henüz şahsına özel bir tarz yapamamış ve kıyısından köşesinden modayı takip eden bir tipsen iki kere düşüneceksin.
Hele hele o esnada civarda fotoğraf çeken birileri varsa topuklayıp kaçacaksın.
Zeybeklik yapıp da kaçmaz , üstüne giydiğin o sakil kıyafetlerle bir de gebeş gebeş sırıtıp poz verirsen ve hele hele o nursuz pirsiz 80’lere teğet geçtiysen ,yıllar sonra bakacağın tutan fotoğraf albümün öyle bir şaplak atıverir ki ensene, ne olduğunu şaşırırsın. Çünkü büyük ihtimalle bugünden bakınca utanç duyulacak kadar midesiz olduğunu farkedersin.
Ben bunu bu akşam çok net olarak anladım.
Kariyermiş,özgüvenmiş,karizmaymış şuymuş buymuş...Laf bunlar.
Sakil giyim kuşam zevkinin fotoğraflı belgeleri paçandan alıyor aşağı.

Varan biiirrr....İran Sefiri mezuniyet balosunda

Yahu neden yakasız gömlek?..
Ayrıca neden zibidi gibi boğazına kadar ilikli?..
Hem de kısa kollu... Otobüs muavini kıvamında... Bir apolet eksik.
Post gibi de bir saç ki kafayı olduğundan da hacimli göstermiş.Tolga Han halt etsin , Erol Evgin hasetinden çatlasın.
Fakat nasıl özgüvenli bir duruş. Nasıl müstehzi bir gülüş. Bravo. Büyük muvaffakiyet...
Aslında gruba bakınca moral biraz düzelir gibi oluyor. Çünkü manzaraya topyekun sefalet hakim.
Arkadan İran heyetinin başka üyeleri de girmiş kadraja. Ama saçlar Nick Kershaw kıvamında.
Yahu hakikaten ,neden yakasız gömlek ?..

Vatka denen kepazelik

Ceket omzu değil viyadük... 15 ,bilemedin 16 yaşları...Okul bahçesinde takoz gibi durmuşuz.
Öylesine geniş ki koca kafam bile zottirik gibi kalmış.
Ölçü birimi bazında tam 4 Tolga Han kafası genişliğinde...
Hadi modacılar bir terbiyesizlik yaptı üretti bu kocaman vatkaları da sana ne oluyor? İçini senin gibi 2 adamın daha ancak dolduracağı bu ceketler alıp giymenin manası nedir?
Diyelim ki giydin ve sakil fakat heybetli dolandın ortalıkta. O ceket çıktığında ne yapacaksın?
“Zengin durmak” yada “zengin göstermek” diye bir laf vardı o senelerde. Herhalde onun etkisiydi bu rezillik.
Neyi zengini yahu? Emanet duruyor , kıçımızdan dökülüyor işte.

Can’t touch this

Şalvar pantolon , dar paça... Zevksizliğin amiral gemisi...
Evet ,bu tiynetsizliği de yapmışız. Kazağı da içine sokmamış olmam içime serin sular serpiyor ama alttaki o bordo-siyah alacalı loaferleri neremize saklayacağız? Bir de üzerinde püskül desen değil, saçak desen değil garip bir şeyler. Çenemi tutacağım ve üstüme ,polo yaka triko kazak, içine gömlek giydiğimi söylemeyeceğim.
Bir diğer fotoğrafta da belimde, kafam büyüklüğünde tokasıyla kalın bir deri kemer ,benzeri bir insanlık ve izan dışı görüntüyü tamamlamış. Gayet iyi ve utançla hatırlıyorum. O nal gibi kemer tokasının üzerinde ABD amblemi , kel akbaba vardı. Hani şu Oval Ofis’teki... Kendini bilmezliğin üst sınırında gezmişiz yahu. Nereden bulursun ve neden, niye takarsın orası meçhul...

Bundan böyle düşünerek atın adımlarınızı...

Dün akşam kendime söz verdim.
Bundan böyle belediye malı plastik palmiyelere ,yapma çiçeklere ,minyatür kebapçı şelalelerine falan tek kelime edersem dilim şişsin. Milli Kütüphane karşısındaki refüje dikilen yapı grubuna da oradan her geçişte ilk defa görüyormuş gibi “bu ne len?” demekten de vazgeçeceğim.
Sadece “renk cümbüşü” lafını her duyuşumda diken diken olan tüylerim ikna edebileceğimden emin değilim. O araz kalabilir.
Eşe dosta buradan vermek istediğim sosyal mesaj şudur.
Yavrularımızın hatıralarıyla barışık olması elimizde. Çoğumuzun 80’lerde düştüğü gaflete düşmemelerini sağlayabiliriz.Tipi,zevki,şekli,şemali falan oturmadan, özellikle fotoğraf çektirmemeleri için sert bir dille uyaralım. Hele dönemin moda saçmalıklarına kapılıp gidenlere muhtemel sonuçları hatırlatalım. O sakil Polat Alemdar kostümlerinin , çuval gibi Eminem pantolonlarının , Kylie Minogue edalarının ve rüküş balo kostümlerinin ,çok değil 8-10 sene sonra utanç olarak geri dönebileceğini söyleyelim.
Ama eş dost arasında halen o iğrenç ,sivri burunlu Peter Pan pabuçlarını giymekte , libido katili siyah oje kullanmakta ısrar edenler olduğunu görüyoruz.
Yarın çok geç olabilir.

Çarşamba, Haziran 07, 2006

Termostatta bir arıza var.

Her sene aynı şey.
Kıştan çıkılıp bahara geçilmesiyle baş gösteriyor. Millet yaşama sevinci ile dolup taşarken bende bir mızmızlık bir huysuzluk bir tembellik... Yok öyle sokaklara fırladım , ruhum bedenimden taşıyor , doğanın canlanışını kutlamak istiyorum tripleri bizde. Kaykıldığım yerden herkese laf sokuşturmak , tv karakterlerine laf yetiştirmek isteğiyle yanıyorum. Basen üstü yayılmış playstation oynarken top peşinde koşan sanal topçular , birbirlerini sopalayan karakterler bile asap bozuyor. Cihazlara doğru "bu ne enerjidir dürzüler" diye serzenişte (evet serzeniş) bulunmak geliyor içimden.
Önceleri su kaybından olduğunu düşünüp suya yüklendim. Burnumdan falan fışkırana , midemden akvaryum gibi sesler çıkana kadar içtim. Alamadım randıman.
Sonra uyku düzenimle oynayayım dedim. Gecenin 2'sini görmeden uyuyamayan , o saate kadar karıştırılmadık dergi , gazete , denenmedik cd , dvd , zaplanmadık kanal , evde kurcalanmadık çekmece bırakmayan ben 12 olur olmaz yatıp uyumayı bile denedim ümitsizce. İlk başta çarşafların , yastık altının serinliği hımmm dedirtse de sıkıntı , kasvet ve hafakan basması olarak geri döndü öterekli , aksi bünyeme. Yıllar içinde yarasalaşmış metabolizmayı fazla dürtüklememek için vazgeçtim bu beyhude gayretten de.

Acaba dedim yemek düzeni midir?

Yemek düzeni dendi miydi kritik konudur bak.
Mantıya bile ekmek banan standart bir Türk ve içtiği kahveye ,çaya 8 şeker atan ,evde tatlı namına birşey bulamayınca haşır huşur toz şeker yiyebilen bir kişilik olarak önce karbonhidrattan huylandım.
Ama karbonhidrat eksikliği kafama kafama vurup almazsan benden bolca doymaz karnın , sonra mutfağa girip çıkıp ne yiyeceğini şaşırırsın diyene kadar. Hakkaten de bir gün buzdolabının kapısı açık ,kendimi dolmalık biber kemirirken bulduğumda ikna oldum işbu argümana.
Şekersiz kahvenin çayın da tadı olmuyor zaten. Ne manasız.Maş gibi. İçme daha iyi.
Et desen havalar ısınınca sası sası kokar burnuma. Tiskinirim nedense. Sebze desen karizması yok. Meyve desen ekmek banamayız. E neyle doyacak karnımız?
Mesela bu aralar sadece karpuz yemek istiyorum. Kabuğunu bile. Bir gün de Osman Müftüoğlu'nun yazısına rastgelince tamamdır dedim. Bu konuyu da dürtüklemeyelim. Aynen ne yiyorsak yemeye devam edelim. Fazla kurcalarsan tatak çıkar demiş atalarımız.

Peki nedir yani?

Sonra birden aklıma geldi. Benim termostatta arıza var. Ortam sıcaklığı artmaya başladığında bünye hararet yapıyor. Hararet olunca da motor yığılıyor. 5 yaşından beri sıcak bastığından annesinin pijama giydiremediği , kışın zemherisinde dışarıda kar-tipi varken camı pencereyi açıp uyuyabilen , kışın portakal yiyip sokağa çıkınca kafasının tepesi ısınan,hatta kellesinden dumanlar çıkartabilen (gayet ciddiyim) bir tip olarak ,baharla ortaya çıkan bu mıymıntılık ve huysuzluk halinin sebebini de buna bağladım.

Bağladım da rahata mı erdim?

Eremedim.
Fan taktırma imkanımız olana kadar da eremeyeceğiz. Nevada'daki antin kuntin araştırmacılarından , Japon akademyasından ve bilhassa Honda Ar-Ge'sinden bu konuda muştulu haberler bekliyorum. Ayaktaki godik parmak ebadının cinselliğe tesiri , pirinç lapasının cırcır ve kuşpalazına olumlu katkıları ile sevimsiz ve bence hafif gay robot Asimo'nun rumba öğrenmesi üzerine çalışmaları bitince bu konuya da eğilsinler. Onlar fanı halletsinler ben nasılsa bir slot ayarlarım.

Istanbul